Nöbetçi Eczane

Bilecik'in merkez ve ilçelerinin güncel nöbetçi eczanelerine aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Haber Tarihi: 12 Mayıs 2018, Saat 17:18 0 Yorum

» KUŞLAR BİLE KADERLE UÇAR

KUŞLAR BİLE KADERLE UÇAR

Bu haberi sosyal medyada paylaş

Söylerlerse de tebessümle söylerlermiş; teessürle değil. Başlarına bir dert gelmeyince mahzun olurlarmış Ne hata eyledik ki Rabbimiz bize değer vermiyor?” diyerek. Kadir mutlak kendilerine bir ihsanda bulunsa gözyaşı dökerlermiş. Yoksa iyiliklerimizin karşılığı bu dünyada mu veriliyor?” diye. Nazenin olmak bu. Kudema bir başka. Einstein bilmez bu işleri

 

Bir hastane odasındayım. Gün boyu verilen serumlar nihayet etkisini göstermiş, belli ki bu gece uyuyacağım. Uyuyabileceğim demek daha doğru. Uyuyacağım ifadesinde uyumak sanki senin elindeymiş gibi bir iddia taşıyor çünkü. Ben ne dersem o olur der gibi bir küstahlık var Gece benim diyorsun, göz benim, uyku da benim ve ben uyuyacağım Bildiğin Firavunluk bu. Uyuyabileceğim’ ona kıyasla çok daha mütevekkil. Sen becerebildiğin için değil de uykunun sahibi lütfettiği için, müsaade ettiği için uyuyabilmek… Uyuyabileceğim dediğin vakit gözlerimin gecenin, uykumun ve ağrılarımın sahibi izin verirse’ diyorsun sanki. Göz benim değil, Birden ürper gecenin Rabbi var, uyku ve ağrı birer gözlerimi. Bu mahluktur diyorsun. Bir sepet içinde Göğüs hizam da suya bir bebeğin aczi ve Saate bakıyorum teslimiyeti süzülüyor dudaklarından böyle dediğinde uyuyabildiğime göğsümün bir Bir hastane odasındayım, vakit gecenin bir yarısı ve sanırım uyuyabil uzanan bu ıslak. Günlerdir hasretim uykuya Elim çarşafa değ Hasretten uyuyamadığım günlerin da ıslak…

 

Lamba diyetini ödüyorum sanki. Uyumak için bir saat kıvranıyorum, nihayet sızıyorum, endişe içinde. Bi fakat bir müddet sonra belime inen bir göğsüm k balyoz darbesiyle uyanıyorum. Yaptığım ilk iş alelacele saate bakmak. Sabah oldu ne diyorum, sabah olsun istiyorum, bütün niyazlarım sabahın Rabbine. Dinecek gibi geliyor tün acılar sabah olunca. Oysa uyuyalı ya beş dakika ben ya on… Gecenin sahibine yakarıyorum bu kez: ne olur ört bütün acılarımı Osmanlı, hastanelere yakın camilerde sabah ezanını biraz erken okuturmuş, hastalara moral olsun diye. Einstein da izafiyet teorisi diye bulmuş. Bir yanım ecdadın inceliğine hayran oluyor, unutuyor kendini Einstein’a sövmemek için. Sanki o teori olmasa ne vakitler aynı geçecekmiş gibi geliyor bana. Sevgilinin yanında geçen saatler bir saniyeymiş gibi olmayacak mesela o teori olmasa acıyla kıvrandığın dakikalar gün gibi gelmeyecek. Ecdat ne kadar zarifmiş yahu diyorum, izafiyetçi abi dil çıkarıyor ağrılarıma uzaktan, sabahlar bir türlü olmak bilmiyor ize ağrılarımdan şikayet ediyormuşum gibi gelmesin böyle dedikçe; şikayet ediyorum sadece. Bakar misiniz tahkikini bilemesem de özenip taklit ile kullandığım tabirin letafetine: şikayet değil hikayet.

 

 

Bahis mevzu bir hastalık yahut dert olunca böyle dermiş kudemâ, Fethi abiden öğrendim. Bir de tek açıyorum hastalıklarını dile dökmezlermiş mecbur ağrıdan değil kalmadıkça. Söylerlerse de tebessümle bir ılıklık var söylerlermiş; teessürle değil. Başlarına bir dert gelmeyince mahzun olurlar. Ne hata eyledik ki Rabbimiz bize evleneceğim ama değer vermiyor?” diyerek. Kadir-i cundan diğerine mutlak kendilerine bir ihsanda bulunsa gözyaşı dökerlermiş: Yoksa da neyin nesi? iyiliklerimizin karşılığı bu dünyada yor o sıra. Çarşaf mi veriliyor?” diye. Nâzenin olmak bu. uyandırıyorum Kudemâ bir başka. Einstein bilmez bu de bakıyorum ki işlerin içinde… Fethi Abi diyor ki: “Hastalığa misafir muamelesi yapınız, onu güzelce ağırlayınız. Misafir misafirdir. Sevsen de sevmesen de canını yaksa da, gitmek bilmese de sende kaldığı müddetçe sana emanettir. Tanımıyor bile olabilirsin misafirini. Geride kalan kırk yılda böyle bir ağrı görmemiş ne yani. Olsun. Haydi, geleni ilk kez görüyorsun, gönderenin de mi hatırı yok, güzelce ağırla.

 

Kadrini bil emanetin ki kadri bilinenlerden olasın Bu gece uyuyabileceğim, öyle hissediyorum, bir bırakabilsem kendimi onun kollarına deliksiz bir sabah olacak. Ama korkuyorum. Yine bir ağrıyla uyanacağım gibi geliyor. Uyumazsam o ağrı gelmemiş gibi geliyor, korkuyorum. Dilime Gâlib Dede’nin mısraları dolanıyor: “Tedbirini terk eyle takdir Hüdâ’nindin /Sen yoksun o benlikte hep vehmi gümânindir Fethi Abi kalbime fısıldiyor, öyle zarif: “Kuşlar bile kaderlerine göre uçar.” Başımı babamın dizlerine bırakıyorum usulca, Galib Dede Fethi Abiyle çay içip dertleşiyor, elleri dolanıyor saçlarım da babamın, ben uyuyorum… Birden ürpererek açlyorum gözlerimi. Bu kez ağrıdan değil. Göğüs hizamda bir ılıklık var. Saate bakıyorum hemen: 04.30. Uyuyabildiğime sevineceğim ama göğsümün bir ucundan diğeri ne uzanan bu ıslaklık da neyin nesi? Elim çarşafa değiyor o Sıra Çarşaf da Islak… Lambayı uyandırıyorum endişe içinde. Bir de bakıyorum ki göğsüm kan içinde, çarşaf kana belenmiş, ellerim kan… Dilimden dökülen ilk söz şu oluyor: Ben nefsimi katlettim; hem şehidim hem gazi! Kalbim hızla atmaya başlıyor. Bayılacağım. Sevinçten mi korkudan mı, bilmiyorum. Galib Dede’yi arıyor gözlerim. o bilir bu işleri. Ama yok. Fethi Abi’ye sesleniyorum. O da gitmiş. Büyük cihaddan demek böyle çıkılıyormuş diyorum kendi kendime. Yalnız, tek başına “insanoğlu yalnızca kaderinin arkadaşıdır” diyor içimden Arapgirli bir ses. Dilimde şükür…

 

 

Göğsümdeki kan şehidin mi, çarşaftaki kan gazinin mi bilmiyorum. İkisi de benim nasılsa, şehit de benim gazi de, ne fark eder? Seviniyorum. Misafir kavramıyla gelmiş meğer. Ağrılardan özür diliyorum. Yıllar boyunca nefsini ıslah edemeyen başkasına götüremez’ deyişlerim geliyor aklıma. Bu defa oldu bu iş diyorum. Üzerimde bir cübbe olsa içinde Cüneyd olmayacak, hani o kadar. Nasıl sevinmeyeyim? Eyyub Peygamber geliyor aklıma. Onun işi pek zor olmuştu. Mal mülk, çoluk çocuk her şeyini çekip almıştı Mevla. Vücuduna kurt Ama o sabrı elden bırakmamıştı. Aradakiler üşüşmüştü en son. bütün perdeler o muazzam sabrın ateşinde eriyip, yok olmuştu Sabırndan bir perde kalmıştı arada yalnızca. işte o sıra Eyyub edip demişti ki: “Ya Rabbi bana bir musibet aleyhisselam niyaz zanneden bu sözü. Hâlbuki rifler, son pernadan şikâyet geldi de aralamak için böyle dedi buyurmuşlar deyi, o sabır i. Bu geceye kadar uzaktan sevdim hep. Ama bundan böyle hem şehidim hem gazi. Dizlerinin dibindeyim işte.

 

Eyyub’un derdi dert miydi, ben ondan beş beter çektim diye bir türkü var, onu mırıldanıyorum keyifle. Türküyü yakana kızmıyorum bu defa. Belki de adam başka bir şeyi kast etmiştir, kim bilir? Belki de Eyyub Peygamber bir ummandı diyor, ben ise bir katreyim; onun derdi büyüktü ama ben ondan küçüğüm diyor. Bu terazi bu sıkleti çekmez diyor adamcağız belki de. Hazreti Şems geliyor gözümün önüne o sıra. iki denizin ilk buluşması geliyor. Sorulan o ilk soru, verilen cevap… insan hem şehit hem gazi olunca aklına gelenler bile bir başkalaşıyor yahu.

 

Hazreti Mevlana’yı uğurlarken, Bistam’dan bir yiğit çıkıp geliyor. Zaman dediğin bir anmış diyorum, mekân dediğin aslında yokmuş! Kalbime güzelden gayri giremez artık, aklıma gelemez güzellerden gayri diyorum Yanımdaki arkadaşı uyandırmak için sağıma dönüyorum. Öyle ya bir veliye refakat ettiğini bilmek onun da hakki. Sağıma dönüyorum, bir de ne göreyim. Kolumdaki damar yolunun ucunu tıkayan tüp çıkmış, meğer kan oradan sızıyormuş. Canım sıkılıyor, halime gülsem mi ağlasam mi bilemiyorum, arkadaşı uyandırıyorum yine de. Galib Dede göz kırpıyor, Fethi Abi tebessüm ediyor, babam “bu işler öyle kolay değil yavru ceylan” diyor izafiyet amca olan bitene şaşkın, gözleri kocaman olmuş. Arkadaşa dönüyorum öyle mahzun: Vuslat başka bahara kaldı hacim diyorum, vuslat başka bahara…

SERDAR TUNCER

 

Kaynak: Cins

Söylerlerse de tebessümle söylerlermiş; teessürle değil. Başlarına bir dert gelmeyince mahzun olurlarmış Ne hata eyledik ki Rabbimiz bize değer vermiyor?” diyerek. Kadir mutlak kendilerine bir ihsanda bulunsa gözyaşı dökerlermiş. Yoksa iyiliklerimizin karşılığı bu dünyada mu veriliyor?” diye. Nazenin olmak bu. Kudema bir başka. Einstein bilmez bu işleri

 

Bir hastane odasındayım. Gün boyu verilen serumlar nihayet etkisini göstermiş, belli ki bu gece uyuyacağım. Uyuyabileceğim demek daha doğru. Uyuyacağım ifadesinde uyumak sanki senin elindeymiş gibi bir iddia taşıyor çünkü. Ben ne dersem o olur der gibi bir küstahlık var Gece benim diyorsun, göz benim, uyku da benim ve ben uyuyacağım Bildiğin Firavunluk bu. Uyuyabileceğim’ ona kıyasla çok daha mütevekkil. Sen becerebildiğin için değil de uykunun sahibi lütfettiği için, müsaade ettiği için uyuyabilmek… Uyuyabileceğim dediğin vakit gözlerimin gecenin, uykumun ve ağrılarımın sahibi izin verirse’ diyorsun sanki. Göz benim değil, Birden ürper gecenin Rabbi var, uyku ve ağrı birer gözlerimi. Bu mahluktur diyorsun. Bir sepet içinde Göğüs hizam da suya bir bebeğin aczi ve Saate bakıyorum teslimiyeti süzülüyor dudaklarından böyle dediğinde uyuyabildiğime göğsümün bir Bir hastane odasındayım, vakit gecenin bir yarısı ve sanırım uyuyabil uzanan bu ıslak. Günlerdir hasretim uykuya Elim çarşafa değ Hasretten uyuyamadığım günlerin da ıslak…

 

Lamba diyetini ödüyorum sanki. Uyumak için bir saat kıvranıyorum, nihayet sızıyorum, endişe içinde. Bi fakat bir müddet sonra belime inen bir göğsüm k balyoz darbesiyle uyanıyorum. Yaptığım ilk iş alelacele saate bakmak. Sabah oldu ne diyorum, sabah olsun istiyorum, bütün niyazlarım sabahın Rabbine. Dinecek gibi geliyor tün acılar sabah olunca. Oysa uyuyalı ya beş dakika ben ya on… Gecenin sahibine yakarıyorum bu kez: ne olur ört bütün acılarımı Osmanlı, hastanelere yakın camilerde sabah ezanını biraz erken okuturmuş, hastalara moral olsun diye. Einstein da izafiyet teorisi diye bulmuş. Bir yanım ecdadın inceliğine hayran oluyor, unutuyor kendini Einstein’a sövmemek için. Sanki o teori olmasa ne vakitler aynı geçecekmiş gibi geliyor bana. Sevgilinin yanında geçen saatler bir saniyeymiş gibi olmayacak mesela o teori olmasa acıyla kıvrandığın dakikalar gün gibi gelmeyecek. Ecdat ne kadar zarifmiş yahu diyorum, izafiyetçi abi dil çıkarıyor ağrılarıma uzaktan, sabahlar bir türlü olmak bilmiyor ize ağrılarımdan şikayet ediyormuşum gibi gelmesin böyle dedikçe; şikayet ediyorum sadece. Bakar misiniz tahkikini bilemesem de özenip taklit ile kullandığım tabirin letafetine: şikayet değil hikayet.

 

 

Bahis mevzu bir hastalık yahut dert olunca böyle dermiş kudemâ, Fethi abiden öğrendim. Bir de tek açıyorum hastalıklarını dile dökmezlermiş mecbur ağrıdan değil kalmadıkça. Söylerlerse de tebessümle bir ılıklık var söylerlermiş; teessürle değil. Başlarına bir dert gelmeyince mahzun olurlar. Ne hata eyledik ki Rabbimiz bize evleneceğim ama değer vermiyor?” diyerek. Kadir-i cundan diğerine mutlak kendilerine bir ihsanda bulunsa gözyaşı dökerlermiş: Yoksa da neyin nesi? iyiliklerimizin karşılığı bu dünyada yor o sıra. Çarşaf mi veriliyor?” diye. Nâzenin olmak bu. uyandırıyorum Kudemâ bir başka. Einstein bilmez bu de bakıyorum ki işlerin içinde… Fethi Abi diyor ki: “Hastalığa misafir muamelesi yapınız, onu güzelce ağırlayınız. Misafir misafirdir. Sevsen de sevmesen de canını yaksa da, gitmek bilmese de sende kaldığı müddetçe sana emanettir. Tanımıyor bile olabilirsin misafirini. Geride kalan kırk yılda böyle bir ağrı görmemiş ne yani. Olsun. Haydi, geleni ilk kez görüyorsun, gönderenin de mi hatırı yok, güzelce ağırla.

 

Kadrini bil emanetin ki kadri bilinenlerden olasın Bu gece uyuyabileceğim, öyle hissediyorum, bir bırakabilsem kendimi onun kollarına deliksiz bir sabah olacak. Ama korkuyorum. Yine bir ağrıyla uyanacağım gibi geliyor. Uyumazsam o ağrı gelmemiş gibi geliyor, korkuyorum. Dilime Gâlib Dede’nin mısraları dolanıyor: “Tedbirini terk eyle takdir Hüdâ’nindin /Sen yoksun o benlikte hep vehmi gümânindir Fethi Abi kalbime fısıldiyor, öyle zarif: “Kuşlar bile kaderlerine göre uçar.” Başımı babamın dizlerine bırakıyorum usulca, Galib Dede Fethi Abiyle çay içip dertleşiyor, elleri dolanıyor saçlarım da babamın, ben uyuyorum… Birden ürpererek açlyorum gözlerimi. Bu kez ağrıdan değil. Göğüs hizamda bir ılıklık var. Saate bakıyorum hemen: 04.30. Uyuyabildiğime sevineceğim ama göğsümün bir ucundan diğeri ne uzanan bu ıslaklık da neyin nesi? Elim çarşafa değiyor o Sıra Çarşaf da Islak… Lambayı uyandırıyorum endişe içinde. Bir de bakıyorum ki göğsüm kan içinde, çarşaf kana belenmiş, ellerim kan… Dilimden dökülen ilk söz şu oluyor: Ben nefsimi katlettim; hem şehidim hem gazi! Kalbim hızla atmaya başlıyor. Bayılacağım. Sevinçten mi korkudan mı, bilmiyorum. Galib Dede’yi arıyor gözlerim. o bilir bu işleri. Ama yok. Fethi Abi’ye sesleniyorum. O da gitmiş. Büyük cihaddan demek böyle çıkılıyormuş diyorum kendi kendime. Yalnız, tek başına “insanoğlu yalnızca kaderinin arkadaşıdır” diyor içimden Arapgirli bir ses. Dilimde şükür…

 

 

Göğsümdeki kan şehidin mi, çarşaftaki kan gazinin mi bilmiyorum. İkisi de benim nasılsa, şehit de benim gazi de, ne fark eder? Seviniyorum. Misafir kavramıyla gelmiş meğer. Ağrılardan özür diliyorum. Yıllar boyunca nefsini ıslah edemeyen başkasına götüremez’ deyişlerim geliyor aklıma. Bu defa oldu bu iş diyorum. Üzerimde bir cübbe olsa içinde Cüneyd olmayacak, hani o kadar. Nasıl sevinmeyeyim? Eyyub Peygamber geliyor aklıma. Onun işi pek zor olmuştu. Mal mülk, çoluk çocuk her şeyini çekip almıştı Mevla. Vücuduna kurt Ama o sabrı elden bırakmamıştı. Aradakiler üşüşmüştü en son. bütün perdeler o muazzam sabrın ateşinde eriyip, yok olmuştu Sabırndan bir perde kalmıştı arada yalnızca. işte o sıra Eyyub edip demişti ki: “Ya Rabbi bana bir musibet aleyhisselam niyaz zanneden bu sözü. Hâlbuki rifler, son pernadan şikâyet geldi de aralamak için böyle dedi buyurmuşlar deyi, o sabır i. Bu geceye kadar uzaktan sevdim hep. Ama bundan böyle hem şehidim hem gazi. Dizlerinin dibindeyim işte.

 

Eyyub’un derdi dert miydi, ben ondan beş beter çektim diye bir türkü var, onu mırıldanıyorum keyifle. Türküyü yakana kızmıyorum bu defa. Belki de adam başka bir şeyi kast etmiştir, kim bilir? Belki de Eyyub Peygamber bir ummandı diyor, ben ise bir katreyim; onun derdi büyüktü ama ben ondan küçüğüm diyor. Bu terazi bu sıkleti çekmez diyor adamcağız belki de. Hazreti Şems geliyor gözümün önüne o sıra. iki denizin ilk buluşması geliyor. Sorulan o ilk soru, verilen cevap… insan hem şehit hem gazi olunca aklına gelenler bile bir başkalaşıyor yahu.

 

Hazreti Mevlana’yı uğurlarken, Bistam’dan bir yiğit çıkıp geliyor. Zaman dediğin bir anmış diyorum, mekân dediğin aslında yokmuş! Kalbime güzelden gayri giremez artık, aklıma gelemez güzellerden gayri diyorum Yanımdaki arkadaşı uyandırmak için sağıma dönüyorum. Öyle ya bir veliye refakat ettiğini bilmek onun da hakki. Sağıma dönüyorum, bir de ne göreyim. Kolumdaki damar yolunun ucunu tıkayan tüp çıkmış, meğer kan oradan sızıyormuş. Canım sıkılıyor, halime gülsem mi ağlasam mi bilemiyorum, arkadaşı uyandırıyorum yine de. Galib Dede göz kırpıyor, Fethi Abi tebessüm ediyor, babam “bu işler öyle kolay değil yavru ceylan” diyor izafiyet amca olan bitene şaşkın, gözleri kocaman olmuş. Arkadaşa dönüyorum öyle mahzun: Vuslat başka bahara kaldı hacim diyorum, vuslat başka bahara…

SERDAR TUNCER

 

Kaynak: Cins

http://haber228.com/wp-content/uploads/2018/05/köşe-yazısı-KUŞLAR-BİLE-KADERLE-UÇAR.jpg
KUŞLAR BİLE KADERLE UÇAR


Bu Habere Yorum Yapmak İstermisiniz?