Nöbetçi Eczane

Bilecik'in merkez ve ilçelerinin güncel nöbetçi eczanelerine aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Haber Tarihi: 11 Kasım 2017, Saat 12:21 5 Yorum

» TOPARLANIN! BİR YERE GİTMEYECEKSENİZ!

TOPARLANIN! BİR YERE GİTMEYECEKSENİZ!

Bu haberi sosyal medyada paylaş



​‘‘Toparlanın’’ çağrısını duyduğumuzda, zihnimizin kodları bizlere –kendiliğinden- bir yere gidiyoruz mesajı verir. Belki de İsmet Özel ‘‘Toparlanın gitmiyoruz’’ çıkışıyla bir zamanlar bu zihin kodlarımızı hareketlendirmek istemişti. Aslında toparlanmak kelimesinin birkaç anlamı var. Ancak hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, muhatabına bilgi veriyor, haber veriyor hatta harekete geçmesi için teşvik ediyor. Çünkü toparlanma işi, bazı etken veya etkenlerin sonucunda gerçekleşen başka bir iş.​Toparlanın; Bir Yere Gitmeyecekseniz!

​İçinde yaşadığımız dünyada toparlanmasını bilmeyen nice topluluklar bir yere gittiler ve hala gidiyorlar. Iraklılar toparlanmadı, bir kısmı ahirete gitti kalanları her yere gitti. Suriyeliler toparlanmadı, yine aynı serencam. Peki, bizler toparlanmış bir halde miyiz? Yoksa bir yerlere gitmeyi mi planlıyoruz?

 

​Eğer bulunduğumuz memleketi sevmiyor isek; toparlanın gidiyoruz. Kapı-kacağı; kundaktaki uşağı toparlayın; bağı-bucağı terk edip bir yerlere gidiyoruz. Gideceğimiz yer hakkında malumat sahibi olanlar, olmayanlara bilgi versinler…

 

​Yok, eğer bulunduğumuz memleketi seviyor isek; toparlanın gitmiyoruz. Bir yere gitmeyecek isek zihnimizi toparlayalım, bir yerlere gitmeyeceksek ailemizi toparlayalım; bir yerlere gitmeyeceksek kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, milletimizi ve dahi ümmetimizi toparlayalım. Peki, bu toparlanma işini kim, nasıl yapacak? Ey kardeşim bu toparlanma işini sen, ben yapacağız… Nasıl mı birlikte el ele yürüyerek…

 

 

​Algılarımıza Saldıranlara İzin Vermeyeceğiz!
​‘‘Et tekraru ahsen velev kane yüz seksen’’ derler, büyüklerimiz. ‘‘Yüz seksen defa dahi olsa tekrar iyidir.’’ Beş duyu organımızla elde ettiğimiz bilgileri, idrak havuzumuzda harmanlamadığımız sürece yanılmaya ve yanlış yönlendirilmeye mahkûmuz. Yanlış yönlendirildiğimizde de savrulmaya, en nihayetinde üzülmeye mahkûmuz.

 

​‘‘Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.’’(İsra;32)

 

​‘‘Bilmediğimiz şeyin peşinden gitme. Sadece gördüklerin, duyduklarınla hareket etme. Çok yönlü istişare etmeden, karar verme…’’

 

Aklı başında ilim adamlarından tutun, aklı başında bilim adamlarına kadar herkes aynı şeyleri söylüyor. Ancak tecrübelerimiz de bize ne kadar çok yanıldığımızı, ne kadar çok hata yaptığımızı ifade ediyor. Nice alimlerin ne de cahil olduğunu; nice vatanseverlerin ne de hain olduğunu hep birlikte müşahede etmiyor muyuz? Aslında ham bilgi, yorumlanmış bilgi(knowledge) gibi konuları Milli Eğitim müfredatına koyarak, ilkokul çağından itibaren çocuklarımıza bunları öğretmemiz gerekiyor. Yavrularımız bir kez daha aldatılmasınlar diye. Gelecek nesillere doğru bilgiye nasıl ulaşacakları öğretilmezse, yorumlanmış bilginin hangisinin doğru ya da yanlış olduğu konusu yavrularımıza anlatılmazsa; yarın bizler için çok geç olabilir. Maalesef, tecrübelerimiz bizim bilgiyi iyi yönetemediğimizi ve dolayısıyla çok sert ve hızlı savrulmalara yönelik tavırlar sergilediğimizi anlatıyor.

 

Ehline, ‘‘doğru bilgiyi nerede buluruz’’, diye sorarsanız; o kişi eğer samimi ise doğrudan bilginin esas kaynağına sizi yönlendirir. Yok, başka bir ajandası varsa zat-ı muhteremin; ya ikincil, üçüncül kaynaklara ya da kendi şahsına yönelik bir manevra içerisine girebilir. Her şey yazılı değildir elbet. Bazı bilgiler vardır ki -yazılı kaynaklarda- o bilginin nasıl işleneceği ve topluma nasıl fayda sağlayacağı, yazmaz. Tecrübi bir bilgiye ihtiyacımız varsa, ne yapacağız? Bu sorunun cevabını aradığım günlerde, uzakta bir değirmen görmüştüm. Uzaktan gördüğüm kadarıyla değirmen dönüyordu. Değirmene biraz yaklaşınca değirmenin sesini de duydum. Ancak sükûtu hayale uğradım. Çünkü değirmenin olduğu yerde ne buğday ne de un vardı. Koca değirmeni oraya süs olsun diye yapmışlardı. ‘‘Değirmen var unu yok’’, işte sorumun yanıtı dedim, kendi kendime. Tecrübi bir bilgi edinmek istiyorsak o konuda tecrübe yaşamış, zahmet çekmiş, bedel ödemiş kişilerin kapısını aşındıracağız; sonuç olarak tonlarca un üretmiş değirmenlerin yolunu tutacağız.

 

 

ABD, Dağıttığı Ülkeler Gibi mi Olacak?
Atalarımız ‘‘Yuva bozanın yuvası olmaz’’ demişler. Ne de güzel söylemişler. Şu anda ABD paralize olmuş durumda. Clinton ve bağlı bulunduğu cenah ile Obama ve bağlı bulunduğu cenah çok sıkı kavgaya tutuşmuş, gözüküyor. ABD içerisinde –kendiliğindenmiş- gibi gösterilen patlamaları, bu kavgadan beri görmek çok masum bir düşünce olsa gerek. Bu kavga kim bilir belki de yıllarca sürecek. Derin Amerika(Pentagon) ile ABD’li bazı sermaye sahiplerinin kavgası gibi gözüken bu kavgadan anlaşılan o ki dünya içerisinde çok sayıda ülke de etkilenecek. Çünkü küresel ekonominin bitmek bilmeyen ihtiraslarına bir de iletişim dünyasındaki akıl almaz destekler eklenince, dünyamız bırakın bir köy haline gelmeyi ; küçücük bir oda seviyesine indirgendi. Bir kişinin odasından attığı tweet, başka bir ülkedeki kişilerin hayatına müdahale eder hale geldiyse, bir başka kişinin facebookundan yaptığı paylaşım yine başka bir ülkedeki kitleleri birbirine düşüyorsa, demek ki dünya bir odadan bir ibarettir tezimiz, ileride kim bilir bazı kürsülerce tartışa durulur. ABD, Arap Baharı altında kara bir kışa döndürdüğü coğrafyanın ilahlığına soyunduğu günden bugüne, sadece ve sadece bilgiyi yönetti. Algılarımızla oynadı. Önce çalacağı minareleri tespit etti. Sonra o çalacağı minareleri kiminle birlikte çalacağına karar verdi. Sonra minareleri ne zaman çalacağına karar verdi. Peki, minareleri hemen çaldı mı? Tabi ki hayır! Minareleri çalmadan önce minarelere uygun kılıflar hazırladı. O kılıflar hem kendi halkını ikna için hem de diğer milletleri ikna için çok gerekliydi. Hatta hazırlanan planın neredeyse en stratejik yeri burasıydı. Evet, 11 Eylül İkiz Kule saldırıları bir kılıftı. Irak’ı parçalama kılıfı. Evet, sünni-şia çatışması bir kılıftı. Suriye’yi parçalama kılıfı. Fakat, Suriye’de sular durulmaya başlayınca birden bire İŞİD denilen paravan bir yamyam örgüt, yerden ayrık otu gibi bitiverdi. İşte İŞİD kılıfı ve işte Suriye camisinin! içler acısı son durumu…

 

 

Türkiye’yi Hangi Kılıfla Parçalamaya Çalışacaklar?
Bugünlerde Trump ‘‘biz yeryüzüne ve gökyüzüne hakimiz, bizimle boy ölçüşen boyunun ölçüsünü alır’’, nev’inden tehditkar ifadelerde bulunuyor. Açıkça söylemek gerekiyorsa bu adamın söylediklerinden ziyade, arkasındaki Pentagon’un niyeti bizleri ilgilendiriyor. Görünen o ki şimdiye kadar boş durmadıkları gibi yarın da boş durmayacaklar. 15 Temmuz darbe girişiminin perde arkasındaki devlet ve devletlerin hiç birisi boş durmayacak. 15 Temmuz aslında ABD’nin, ‘‘bir kitleyi nasıl bir milletin başına bela ederimi’’, kanıtlama çabası idi. Bunu Irak’ta başardılar. Allah korumasa idi, kim bilir Türkiye, bugün Irak’tan da Suriye’den de bin beter olacaktı. Askeriye ve Emniyet içerisindeki vatansever, inançlı küçük bir zümre ile milletin ta kendisi bu hain tezgahı bozdu.

 

15 Temmuz darbe girişimi hepimizin malumu, bir cemaat üzerinden kurgulandı. Bilgi ve bilgi yönetimi neymiş canım diyenlere hatırlatmak isterim. Bu FETÖ Terör Örgütü’nün henüz darbeden önce ismi Fethullah Gülen Cemaati idi. Hatta bazıları bağlılıklarını bildirmek bazıları da menfaatlerini korumak amacıyla bu cemaatin önüne ‘‘muhterem’’ kelimesini de ekliyorlardı. Bu cemaatin Allah rızası için çalıştığını bize öğretmediler mi? Peki bu öğretme işini nasıl bir bilgi yönetimi ile yaptılar, hiç düşündük mü? FETÖ Terör Örgütü’nün, bizim ülkemizin derin kodlarını başka ülkelere ihbar ettiğini ve bir istihbarat yapılanmasına girdiğini biz niçin önceden bilemedik? Sebebi çok açık: Bilgi Yönetim Stratejimiz zayıftı ve savrulmalara yol açabilecek şekilde yerlilikten ve millilikten uzaktı. Söylediklerimin asla bir kişi veya bazı kişilerle alakası hiç yok. Zaafiyetimizin sebebi kişi veya kişiler değil; olayları ele alış tavrımız, olaylara bakış açımız ve en önemlisi kendi kendini regüle eden ve kendi kendini koruyan bir sistematiğe henüz tam anlamıyla sahip olmayışımızdır.

 

Lafı fazla uzatmadan şeytanların, algılarımızla oynayarak kurgulamaya çalıştıkları yeni tezgahları hatırlatalım:

 

1- Ekonomik açıdan saldıracaklar. Kendilerine bağlı sermaye gruplarıyla ekonomimizi alt-üst yapmaya çalışacaklar. Buna direnen vatansever ve inançlı sermaye sahiplerini yıldırmaya çalışacaklar.

 

2- Kürt kardeşlerimizle aramızı açmaya çalışacaklar. Biz içerdeki ve dışardaki Kürt kardeşlerimiz kötü davranmamızı istiyorlar. Bizim dışlayacağımız Kürtlerin, İsrail, ABD ve Avrupa Birliğinin eline atılacağını çok iyi bildikleri için çift yönlü çalışma içerisinde olacaklar. Terörist APO’yu tekraren hem de yüksek volümlü olarak piyasaya sürmeye çalışacaklar. Böylece Türk-Kürt çatışmasını derinleştirmeye çalışacaklar.

 

3- Atatürkçülerin en sertleriyle ile muhafazakârların en sertlerini karşı kaşıya getirmeye çalışacaklar. Çünkü kırılmalar sert bölgelerden başlar. Taraflar arasından bağnaz kişilikler bulup; bunlar üzerinde suni bir gündem oluşturacaklar. Her iki kesimin samimi olanlarına söz hakkı vermeyecekler.

 

4- Sufi-Selefi çatışmasını Türkiye’de sahaya sürmeye çalışacaklar. Dini gruplar arasında yersiz gündem oluşturacak tabiatta kişileri ön plana çıkaracaklar.

 

5- Sünni-Şia çatışmasını Türkiye’de tartışmasını açarak; yapacakları diğer planları kamufle etmeye çalışacaklar.

 

6- Türkiye’nin nanoteknoloji, bilgi yönetim sistemleri, yapay zeka, moleküler genetik, savunma sanayi, nükleer enerji, atom altı parçacıklar gibi önemli sahalarda çalışma yapmasını engelleyerek; ülkemizin yeni dünya düzeninde istenilen yerde yer almasını ve söz sahibi olmasını istemeyecekler.

 

 

Peki, biz ne yapacağız? Bu güzelim vatandan öteye başka bir vatanımız olmadığı için toparlanacağız. Reis’imizin dediği gibi ‘‘Biz ancak rükûda eğiliriz.’’ Bu arada söylemeden perdeyi kapatmayalım. Suudlardaki kaosa bakılırsa ve ortadan bir anda kaldırılan insanların profili iyi değerlendirilirse, Suud-Lübnan savaşına ramak var diyebiliriz. Maazallah böyle bir şey olursa başkalarının topraklarında vesayet savaşı güdenler, pek yakında Sünni-Şia çatışmasının acı yüzünü kendi topraklarında görebilirler. Verileri(data) toplayan, sonra işleyen el, vakti gelince bu bilgileri kendine faydalı bir bilgi haline getiriyor. Eğer anlayışınız varsa bilgilerin doğru olup-olmadığını anlarsınız. Bilgeliğiniz varsa anlayışı sorgularsınız. Haşa, Siyonistler gibi ilahlığa soyunursanız; işinize gelmesini istediğiniz datalar oluşturursunuz. 11 Eylül, Irak’a girilmesi için kullanılan yapay olarak üretilmiş veriler içermiyor muydu? ABD’de bu konu az konuşulmadı… Bize gelen bilgileri dikkatlice kontrol etmeliyiz. Böylece toparlanabiliriz…
Toparlanırsak hiçbir yere gitmeyiz…

 

Kemal HEKİM

​‘‘Toparlanın’’ çağrısını duyduğumuzda, zihnimizin kodları bizlere –kendiliğinden- bir yere gidiyoruz mesajı verir. Belki de İsmet Özel ‘‘Toparlanın gitmiyoruz’’ çıkışıyla bir zamanlar bu zihin kodlarımızı hareketlendirmek istemişti. Aslında toparlanmak kelimesinin birkaç anlamı var. Ancak hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, muhatabına bilgi veriyor, haber veriyor hatta harekete geçmesi için teşvik ediyor. Çünkü toparlanma işi, bazı etken veya etkenlerin sonucunda gerçekleşen başka bir iş.​Toparlanın; Bir Yere Gitmeyecekseniz!

​İçinde yaşadığımız dünyada toparlanmasını bilmeyen nice topluluklar bir yere gittiler ve hala gidiyorlar. Iraklılar toparlanmadı, bir kısmı ahirete gitti kalanları her yere gitti. Suriyeliler toparlanmadı, yine aynı serencam. Peki, bizler toparlanmış bir halde miyiz? Yoksa bir yerlere gitmeyi mi planlıyoruz?

 

​Eğer bulunduğumuz memleketi sevmiyor isek; toparlanın gidiyoruz. Kapı-kacağı; kundaktaki uşağı toparlayın; bağı-bucağı terk edip bir yerlere gidiyoruz. Gideceğimiz yer hakkında malumat sahibi olanlar, olmayanlara bilgi versinler…

 

​Yok, eğer bulunduğumuz memleketi seviyor isek; toparlanın gitmiyoruz. Bir yere gitmeyecek isek zihnimizi toparlayalım, bir yerlere gitmeyeceksek ailemizi toparlayalım; bir yerlere gitmeyeceksek kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, milletimizi ve dahi ümmetimizi toparlayalım. Peki, bu toparlanma işini kim, nasıl yapacak? Ey kardeşim bu toparlanma işini sen, ben yapacağız… Nasıl mı birlikte el ele yürüyerek…

 

 

​Algılarımıza Saldıranlara İzin Vermeyeceğiz!
​‘‘Et tekraru ahsen velev kane yüz seksen’’ derler, büyüklerimiz. ‘‘Yüz seksen defa dahi olsa tekrar iyidir.’’ Beş duyu organımızla elde ettiğimiz bilgileri, idrak havuzumuzda harmanlamadığımız sürece yanılmaya ve yanlış yönlendirilmeye mahkûmuz. Yanlış yönlendirildiğimizde de savrulmaya, en nihayetinde üzülmeye mahkûmuz.

 

​‘‘Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.’’(İsra;32)

 

​‘‘Bilmediğimiz şeyin peşinden gitme. Sadece gördüklerin, duyduklarınla hareket etme. Çok yönlü istişare etmeden, karar verme…’’

 

Aklı başında ilim adamlarından tutun, aklı başında bilim adamlarına kadar herkes aynı şeyleri söylüyor. Ancak tecrübelerimiz de bize ne kadar çok yanıldığımızı, ne kadar çok hata yaptığımızı ifade ediyor. Nice alimlerin ne de cahil olduğunu; nice vatanseverlerin ne de hain olduğunu hep birlikte müşahede etmiyor muyuz? Aslında ham bilgi, yorumlanmış bilgi(knowledge) gibi konuları Milli Eğitim müfredatına koyarak, ilkokul çağından itibaren çocuklarımıza bunları öğretmemiz gerekiyor. Yavrularımız bir kez daha aldatılmasınlar diye. Gelecek nesillere doğru bilgiye nasıl ulaşacakları öğretilmezse, yorumlanmış bilginin hangisinin doğru ya da yanlış olduğu konusu yavrularımıza anlatılmazsa; yarın bizler için çok geç olabilir. Maalesef, tecrübelerimiz bizim bilgiyi iyi yönetemediğimizi ve dolayısıyla çok sert ve hızlı savrulmalara yönelik tavırlar sergilediğimizi anlatıyor.

 

Ehline, ‘‘doğru bilgiyi nerede buluruz’’, diye sorarsanız; o kişi eğer samimi ise doğrudan bilginin esas kaynağına sizi yönlendirir. Yok, başka bir ajandası varsa zat-ı muhteremin; ya ikincil, üçüncül kaynaklara ya da kendi şahsına yönelik bir manevra içerisine girebilir. Her şey yazılı değildir elbet. Bazı bilgiler vardır ki -yazılı kaynaklarda- o bilginin nasıl işleneceği ve topluma nasıl fayda sağlayacağı, yazmaz. Tecrübi bir bilgiye ihtiyacımız varsa, ne yapacağız? Bu sorunun cevabını aradığım günlerde, uzakta bir değirmen görmüştüm. Uzaktan gördüğüm kadarıyla değirmen dönüyordu. Değirmene biraz yaklaşınca değirmenin sesini de duydum. Ancak sükûtu hayale uğradım. Çünkü değirmenin olduğu yerde ne buğday ne de un vardı. Koca değirmeni oraya süs olsun diye yapmışlardı. ‘‘Değirmen var unu yok’’, işte sorumun yanıtı dedim, kendi kendime. Tecrübi bir bilgi edinmek istiyorsak o konuda tecrübe yaşamış, zahmet çekmiş, bedel ödemiş kişilerin kapısını aşındıracağız; sonuç olarak tonlarca un üretmiş değirmenlerin yolunu tutacağız.

 

 

ABD, Dağıttığı Ülkeler Gibi mi Olacak?
Atalarımız ‘‘Yuva bozanın yuvası olmaz’’ demişler. Ne de güzel söylemişler. Şu anda ABD paralize olmuş durumda. Clinton ve bağlı bulunduğu cenah ile Obama ve bağlı bulunduğu cenah çok sıkı kavgaya tutuşmuş, gözüküyor. ABD içerisinde –kendiliğindenmiş- gibi gösterilen patlamaları, bu kavgadan beri görmek çok masum bir düşünce olsa gerek. Bu kavga kim bilir belki de yıllarca sürecek. Derin Amerika(Pentagon) ile ABD’li bazı sermaye sahiplerinin kavgası gibi gözüken bu kavgadan anlaşılan o ki dünya içerisinde çok sayıda ülke de etkilenecek. Çünkü küresel ekonominin bitmek bilmeyen ihtiraslarına bir de iletişim dünyasındaki akıl almaz destekler eklenince, dünyamız bırakın bir köy haline gelmeyi ; küçücük bir oda seviyesine indirgendi. Bir kişinin odasından attığı tweet, başka bir ülkedeki kişilerin hayatına müdahale eder hale geldiyse, bir başka kişinin facebookundan yaptığı paylaşım yine başka bir ülkedeki kitleleri birbirine düşüyorsa, demek ki dünya bir odadan bir ibarettir tezimiz, ileride kim bilir bazı kürsülerce tartışa durulur. ABD, Arap Baharı altında kara bir kışa döndürdüğü coğrafyanın ilahlığına soyunduğu günden bugüne, sadece ve sadece bilgiyi yönetti. Algılarımızla oynadı. Önce çalacağı minareleri tespit etti. Sonra o çalacağı minareleri kiminle birlikte çalacağına karar verdi. Sonra minareleri ne zaman çalacağına karar verdi. Peki, minareleri hemen çaldı mı? Tabi ki hayır! Minareleri çalmadan önce minarelere uygun kılıflar hazırladı. O kılıflar hem kendi halkını ikna için hem de diğer milletleri ikna için çok gerekliydi. Hatta hazırlanan planın neredeyse en stratejik yeri burasıydı. Evet, 11 Eylül İkiz Kule saldırıları bir kılıftı. Irak’ı parçalama kılıfı. Evet, sünni-şia çatışması bir kılıftı. Suriye’yi parçalama kılıfı. Fakat, Suriye’de sular durulmaya başlayınca birden bire İŞİD denilen paravan bir yamyam örgüt, yerden ayrık otu gibi bitiverdi. İşte İŞİD kılıfı ve işte Suriye camisinin! içler acısı son durumu…

 

 

Türkiye’yi Hangi Kılıfla Parçalamaya Çalışacaklar?
Bugünlerde Trump ‘‘biz yeryüzüne ve gökyüzüne hakimiz, bizimle boy ölçüşen boyunun ölçüsünü alır’’, nev’inden tehditkar ifadelerde bulunuyor. Açıkça söylemek gerekiyorsa bu adamın söylediklerinden ziyade, arkasındaki Pentagon’un niyeti bizleri ilgilendiriyor. Görünen o ki şimdiye kadar boş durmadıkları gibi yarın da boş durmayacaklar. 15 Temmuz darbe girişiminin perde arkasındaki devlet ve devletlerin hiç birisi boş durmayacak. 15 Temmuz aslında ABD’nin, ‘‘bir kitleyi nasıl bir milletin başına bela ederimi’’, kanıtlama çabası idi. Bunu Irak’ta başardılar. Allah korumasa idi, kim bilir Türkiye, bugün Irak’tan da Suriye’den de bin beter olacaktı. Askeriye ve Emniyet içerisindeki vatansever, inançlı küçük bir zümre ile milletin ta kendisi bu hain tezgahı bozdu.

 

15 Temmuz darbe girişimi hepimizin malumu, bir cemaat üzerinden kurgulandı. Bilgi ve bilgi yönetimi neymiş canım diyenlere hatırlatmak isterim. Bu FETÖ Terör Örgütü’nün henüz darbeden önce ismi Fethullah Gülen Cemaati idi. Hatta bazıları bağlılıklarını bildirmek bazıları da menfaatlerini korumak amacıyla bu cemaatin önüne ‘‘muhterem’’ kelimesini de ekliyorlardı. Bu cemaatin Allah rızası için çalıştığını bize öğretmediler mi? Peki bu öğretme işini nasıl bir bilgi yönetimi ile yaptılar, hiç düşündük mü? FETÖ Terör Örgütü’nün, bizim ülkemizin derin kodlarını başka ülkelere ihbar ettiğini ve bir istihbarat yapılanmasına girdiğini biz niçin önceden bilemedik? Sebebi çok açık: Bilgi Yönetim Stratejimiz zayıftı ve savrulmalara yol açabilecek şekilde yerlilikten ve millilikten uzaktı. Söylediklerimin asla bir kişi veya bazı kişilerle alakası hiç yok. Zaafiyetimizin sebebi kişi veya kişiler değil; olayları ele alış tavrımız, olaylara bakış açımız ve en önemlisi kendi kendini regüle eden ve kendi kendini koruyan bir sistematiğe henüz tam anlamıyla sahip olmayışımızdır.

 

Lafı fazla uzatmadan şeytanların, algılarımızla oynayarak kurgulamaya çalıştıkları yeni tezgahları hatırlatalım:

 

1- Ekonomik açıdan saldıracaklar. Kendilerine bağlı sermaye gruplarıyla ekonomimizi alt-üst yapmaya çalışacaklar. Buna direnen vatansever ve inançlı sermaye sahiplerini yıldırmaya çalışacaklar.

 

2- Kürt kardeşlerimizle aramızı açmaya çalışacaklar. Biz içerdeki ve dışardaki Kürt kardeşlerimiz kötü davranmamızı istiyorlar. Bizim dışlayacağımız Kürtlerin, İsrail, ABD ve Avrupa Birliğinin eline atılacağını çok iyi bildikleri için çift yönlü çalışma içerisinde olacaklar. Terörist APO’yu tekraren hem de yüksek volümlü olarak piyasaya sürmeye çalışacaklar. Böylece Türk-Kürt çatışmasını derinleştirmeye çalışacaklar.

 

3- Atatürkçülerin en sertleriyle ile muhafazakârların en sertlerini karşı kaşıya getirmeye çalışacaklar. Çünkü kırılmalar sert bölgelerden başlar. Taraflar arasından bağnaz kişilikler bulup; bunlar üzerinde suni bir gündem oluşturacaklar. Her iki kesimin samimi olanlarına söz hakkı vermeyecekler.

 

4- Sufi-Selefi çatışmasını Türkiye’de sahaya sürmeye çalışacaklar. Dini gruplar arasında yersiz gündem oluşturacak tabiatta kişileri ön plana çıkaracaklar.

 

5- Sünni-Şia çatışmasını Türkiye’de tartışmasını açarak; yapacakları diğer planları kamufle etmeye çalışacaklar.

 

6- Türkiye’nin nanoteknoloji, bilgi yönetim sistemleri, yapay zeka, moleküler genetik, savunma sanayi, nükleer enerji, atom altı parçacıklar gibi önemli sahalarda çalışma yapmasını engelleyerek; ülkemizin yeni dünya düzeninde istenilen yerde yer almasını ve söz sahibi olmasını istemeyecekler.

 

 

Peki, biz ne yapacağız? Bu güzelim vatandan öteye başka bir vatanımız olmadığı için toparlanacağız. Reis’imizin dediği gibi ‘‘Biz ancak rükûda eğiliriz.’’ Bu arada söylemeden perdeyi kapatmayalım. Suudlardaki kaosa bakılırsa ve ortadan bir anda kaldırılan insanların profili iyi değerlendirilirse, Suud-Lübnan savaşına ramak var diyebiliriz. Maazallah böyle bir şey olursa başkalarının topraklarında vesayet savaşı güdenler, pek yakında Sünni-Şia çatışmasının acı yüzünü kendi topraklarında görebilirler. Verileri(data) toplayan, sonra işleyen el, vakti gelince bu bilgileri kendine faydalı bir bilgi haline getiriyor. Eğer anlayışınız varsa bilgilerin doğru olup-olmadığını anlarsınız. Bilgeliğiniz varsa anlayışı sorgularsınız. Haşa, Siyonistler gibi ilahlığa soyunursanız; işinize gelmesini istediğiniz datalar oluşturursunuz. 11 Eylül, Irak’a girilmesi için kullanılan yapay olarak üretilmiş veriler içermiyor muydu? ABD’de bu konu az konuşulmadı… Bize gelen bilgileri dikkatlice kontrol etmeliyiz. Böylece toparlanabiliriz…
Toparlanırsak hiçbir yere gitmeyiz…

 

Kemal HEKİM

http://haber228.com/wp-content/uploads/2017/11/toparlanın-bir-yere-gitmeyeceksiniz-köşe-yazısı.jpg
TOPARLANIN! BİR YERE GİTMEYECEKSENİZ!


5 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Ahmet yılmaz

Uzun zamandır böyle bir yazı okumamıştım gerçekten çok güzel konulara değinilmiş, elinize yüreğinize sağlık

Ramazan Şahin

Günümüzün acı ama gerçeklerini güzel bir üslup ile anlatımı çok anlamlı çalışma olmuş

elif elif

Yüreğinize sağlık sadra şifa bir yazı.Rabbim kaleminize kuvvet versin.

misafir

gözümüzün önündeki perdeleri aralayan bir yazı tebrikler.Ancak hiç bilecikle ilgili bir şey yokmu

Hidayet Kayaalp

Harika bir yazı…Biliyorum, içinde İsmrt Özel ismi anılarak kurulmuş bir cümleyle başlayan yazıya “harika” diye taltifte bulunmaya kalkmak biraz kişiyi lay lay lomcu durumuna sokar ama, ben bunu göze alarak yine de harika bir yazı diyorum… Ve yazıyı yazan kardeşime şairin bir sözüne atıfta bulunarak katkıda bulunmak istiyorum:”Mişon’un Saçları Büyüdü…”