Nöbetçi Eczane

Bilecik'in merkez ve ilçelerinin güncel nöbetçi eczanelerine aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Haber Tarihi: 15 Mart 2017, Saat 17:15 0 Yorum

» TÜKENMEYEN ŞEHİR: HALEP

TÜKENMEYEN ŞEHİR: HALEP

Bu haberi sosyal medyada paylaş



Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evlerimizle ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle geliyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikâyelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikayemiz bizimle geliyor.

 

Halep, Arapça ve bazı Sami dillerinde “süt veren” anlamına gelir. Tarihi MÖ 3000’li yıllara kadar dayanan şehirde, birçok etnik kökenden topluluk yaşamaktadır. Halep’in nüfus yapısı esas itibari ile Arap ve Türkmen’lerden oluşmaktadır. Şehir merkezinin nüfusu 2011 tahminine göre…

 

Ama dur gönlü kırık okur, ansiklopedilerden ve ansiklopedilerde yaşayan, rakamlardan ibaret bilgilerden bize ne! Sana istatistiklere ve hatta mekanlara sığmayan ruhtan bahsedeceğim.

 

Çünkü Halep’i ararken -kitaplarda, ansiklopedilerde değil yollarda ararken- şehrin ruhuyla karşılaştım. O sırada süt veren şehre ulaşmak için tank namlularının gölgesinden, mayın tarlalarından, tel örgülerin arasından geçmekle meşguldüm. Karşıma çadırlardan yapılmış bir kent çıktı. Çadırların ipleri arasında oyun oynayan çocuktan izleyerek, ağıt yakan kadınları dinleyerek, donuk bakışlarla yere çömelmiş, acıdan taş kesilmiş adamların sırtını sıvazlayarak yoluma devam edecektim ama durduruldum. İri yarı, ak saçlı kör bir ihtiyar tarafından. İşlemeli ipekten mahfazasın da el yazması bir Kur’an-ı Kerim taşıyordu. İhtiyarlar, aceleci okur, ihtiyarlar büyük insanlık hikayesini yorulmadan göğsünde taşıyan kaynaklardır. İnsanlığın binlerce yıllık deneyimi onların belleklerinde eşsiz bir cevher olarak hazır olda bekler. Bunu her seyyah bilir.

 

Beni durdurup, bembeyaz bir denizi andıran ak gözlerini gözlerime dikip, nasırlı sert kara elleriyle ellerimi kavrayıp, diz çöküp, boyun büküp dinlememi, dinleyip iletmemi emretti. Sesi fırtınalı denizler, taşkın ırmaklar gibiydi. Bir yükselip bir alçalıyor; kâh karşısına çıkan yutacak gibi büyüyor, kâh yalvarır gibi küçülüp sakinleşiyordu; bu sırada ihtiyar elindeki Kur’an’ı göğsüne bastırıyor, bastırıyordu. Şöyle dedi Halep’in eskiden olduğu yere yönelerek:
“Ey Moğollar, Haçlılar, safsata ordusu, sefil düzenbazlar, sahtekâr tacirler!

 

Ey meleklerin bile kıskandığı şehrimin, atalarımızın tatlı emanetti müşfik evimizin sükunetine kast eden budalalar!

Size söylüyorum size!

Evlerimizi yıkın eyvallah! Köprülerimizi, hastanelerimizi, okullarımızı, camilerimizi yerle bir, sokaklarımızı darmadağın edin, hatıralarımıza saldırın, geçmişimizi ele geçirmeye çalışın; çocuklarımıza, kadınlarımıza kıyın, delikanlılarımızı ateşe atın, delik deşik edin, ihtiyarlarımızı yerlerde sürükleyin… Eyvallah. Çünkü becerebileceğiniz yegâne şey bu.

 

Peki, o zaman sizi akılsızlığınızla baş başa bırakıyoruz, teslim oluyoruz. Uğruna öldüğünüz, öldürdüğünüz, vahşileştiğini! bu toprak parçasını size bırakıyoruz…

 

Vahşetiniz den, kudurmuş köpekleriniz den, merhametsizliğinizden, kurumuş, satılmış kalplerinizden usandık ‘ gidiyoruz. Sizin olsun toprak, sizin olsun taşlar. Taş ve toprak yetecekse siz alın!

 

Ey namertler! ama şunu bilin ki giderken yanımıza Halep’in ruhunu da alıyor.

 

O ruh ne mi? Siz ruhtan ne anlarsınız; ruhsuz kuklalar!

 

O ruh, bir yetimin gözlerindedir… Muhabbet kuşunu beslediği kafesi, sizin zulmünüzden kaçarken bile bırakmayan, koltuk altında en değerli hâzinesini taşır gibi özenle taşıyan sekiz yaşındaki yetim Yusuf’un gözlerinde;
Yahut alınlanmız da… Bir eliyle kardeşinin elini öbür eliyle omzunda taşıdığı duman rengi sakat kedisinin başını okşayan Muhammed’in geniş alnında;

 

Yahut gelinlik kızlarımızın duvağındadır. Yıkıntılar arasında parçalanan çeyiz sandığını bir an bile düşünmeden şehrin ayakta kalmış tek duvarına, üzerlerine yağan bombalara aldırmadan nişanlısıyla birlikte yaklaşıp boyasını kömür karası gözlerinden aldığı bir kalemle ‘Bir gün Geri Döneceğiz’ yazan Fatıma’nın duvağın da;

 

O ruhu tam olarak hangi taşın altına, hangi demirin tavına gizleyeceğini bilen Halepli ustaların boynundan akan ter damlanındadır. 0 ustalar ki; ‘Halepli ustalar yaşadıkça Halep yok olmayacaktır; çünkü onlar her defasında şehri yeniden yaparlar” övgüsüne mazhar olmuşlardır. İşte ruh budur soysuz aptallar!

 

Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evlerimizde ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle geliyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikayelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla, duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikayemiz bizimle geliyor; şarkılarımız acıdan çarpılan da dudaklarımızın kıvrımlarına kurulmuş halde bizimle geliyor; yalnızca özgürken mırıldanacağız notalarını sizden uzaklara doğru. Çocuklarımız oyun oynamayı unutmuştu nicedir sizin yüzünüzden, oyunlanrı da alıp bizimle geliyorlar; gülüşümüz, gözyaşlarımız, kederimiz, anılarımız, hatıralarımız, dualarımızla yükselttiğimiz gök, binlerce yıldır arzın derinliklerine doğru uzayan genişleyen köklerimiz bakın, göremezsiniz ama bakın işte bizimle geliyorlar!

 

Öyleyse çekirge sürüsü, hainler, aldığınız yerler sizin olsun! Taşlar, toprak, içim acısa da ağaçlarımız, çiçeklerimiz sizin olsun. Halep bizimle geliyor; size uğurlar olsun!

 

Çünkü süt veren Halep, bizimle geliyor, size kalansa bir avuç yıkıntı… Taşlar, toprak sizin olsun. Başkaları gelip sizi onların altına gömene kadar.

 

Biz Halep’i yanımıza aldık; size uğurlar olsun! Uğurlar olsun!”
Orada kaldım. Halep’i insanlarından dinledim günlerce. Haleplilerin arasında asıl Halep’i buldum. Tükenmeyen şehir Halep, Haleplilerin belleklerinde ve yüreklerinde yaşamaya devam ediyordu. Her biri, sözleriyle, hayalleriyle elbirliğiyle “Süt veren Halep”i zihnimde yeniden inşa ettiler.

 

Bu soruyu sana daha önce sormuştum gönlü yüce okur, yine soruyorum: Nedir, öyleyse nedir bir şehri şehir yapan? Onu yıkmaya, fethetmeye, ona sahip olmaya çalışan barbarların etrafını çevirdiği toprak mıdır şehir? Yoksa şehrin sakinlerinin hatıralarıyla, hikayeleriyle, adımlarıyla sınırlarını belirledikleri alan mı? Karar yine senin.

Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evlerimizle ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle geliyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikâyelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikayemiz bizimle geliyor.

 

Halep, Arapça ve bazı Sami dillerinde “süt veren” anlamına gelir. Tarihi MÖ 3000’li yıllara kadar dayanan şehirde, birçok etnik kökenden topluluk yaşamaktadır. Halep’in nüfus yapısı esas itibari ile Arap ve Türkmen’lerden oluşmaktadır. Şehir merkezinin nüfusu 2011 tahminine göre…

 

Ama dur gönlü kırık okur, ansiklopedilerden ve ansiklopedilerde yaşayan, rakamlardan ibaret bilgilerden bize ne! Sana istatistiklere ve hatta mekanlara sığmayan ruhtan bahsedeceğim.

 

Çünkü Halep’i ararken -kitaplarda, ansiklopedilerde değil yollarda ararken- şehrin ruhuyla karşılaştım. O sırada süt veren şehre ulaşmak için tank namlularının gölgesinden, mayın tarlalarından, tel örgülerin arasından geçmekle meşguldüm. Karşıma çadırlardan yapılmış bir kent çıktı. Çadırların ipleri arasında oyun oynayan çocuktan izleyerek, ağıt yakan kadınları dinleyerek, donuk bakışlarla yere çömelmiş, acıdan taş kesilmiş adamların sırtını sıvazlayarak yoluma devam edecektim ama durduruldum. İri yarı, ak saçlı kör bir ihtiyar tarafından. İşlemeli ipekten mahfazasın da el yazması bir Kur’an-ı Kerim taşıyordu. İhtiyarlar, aceleci okur, ihtiyarlar büyük insanlık hikayesini yorulmadan göğsünde taşıyan kaynaklardır. İnsanlığın binlerce yıllık deneyimi onların belleklerinde eşsiz bir cevher olarak hazır olda bekler. Bunu her seyyah bilir.

 

Beni durdurup, bembeyaz bir denizi andıran ak gözlerini gözlerime dikip, nasırlı sert kara elleriyle ellerimi kavrayıp, diz çöküp, boyun büküp dinlememi, dinleyip iletmemi emretti. Sesi fırtınalı denizler, taşkın ırmaklar gibiydi. Bir yükselip bir alçalıyor; kâh karşısına çıkan yutacak gibi büyüyor, kâh yalvarır gibi küçülüp sakinleşiyordu; bu sırada ihtiyar elindeki Kur’an’ı göğsüne bastırıyor, bastırıyordu. Şöyle dedi Halep’in eskiden olduğu yere yönelerek:
“Ey Moğollar, Haçlılar, safsata ordusu, sefil düzenbazlar, sahtekâr tacirler!

 

Ey meleklerin bile kıskandığı şehrimin, atalarımızın tatlı emanetti müşfik evimizin sükunetine kast eden budalalar!

Size söylüyorum size!

Evlerimizi yıkın eyvallah! Köprülerimizi, hastanelerimizi, okullarımızı, camilerimizi yerle bir, sokaklarımızı darmadağın edin, hatıralarımıza saldırın, geçmişimizi ele geçirmeye çalışın; çocuklarımıza, kadınlarımıza kıyın, delikanlılarımızı ateşe atın, delik deşik edin, ihtiyarlarımızı yerlerde sürükleyin… Eyvallah. Çünkü becerebileceğiniz yegâne şey bu.

 

Peki, o zaman sizi akılsızlığınızla baş başa bırakıyoruz, teslim oluyoruz. Uğruna öldüğünüz, öldürdüğünüz, vahşileştiğini! bu toprak parçasını size bırakıyoruz…

 

Vahşetiniz den, kudurmuş köpekleriniz den, merhametsizliğinizden, kurumuş, satılmış kalplerinizden usandık ‘ gidiyoruz. Sizin olsun toprak, sizin olsun taşlar. Taş ve toprak yetecekse siz alın!

 

Ey namertler! ama şunu bilin ki giderken yanımıza Halep’in ruhunu da alıyor.

 

O ruh ne mi? Siz ruhtan ne anlarsınız; ruhsuz kuklalar!

 

O ruh, bir yetimin gözlerindedir… Muhabbet kuşunu beslediği kafesi, sizin zulmünüzden kaçarken bile bırakmayan, koltuk altında en değerli hâzinesini taşır gibi özenle taşıyan sekiz yaşındaki yetim Yusuf’un gözlerinde;
Yahut alınlanmız da… Bir eliyle kardeşinin elini öbür eliyle omzunda taşıdığı duman rengi sakat kedisinin başını okşayan Muhammed’in geniş alnında;

 

Yahut gelinlik kızlarımızın duvağındadır. Yıkıntılar arasında parçalanan çeyiz sandığını bir an bile düşünmeden şehrin ayakta kalmış tek duvarına, üzerlerine yağan bombalara aldırmadan nişanlısıyla birlikte yaklaşıp boyasını kömür karası gözlerinden aldığı bir kalemle ‘Bir gün Geri Döneceğiz’ yazan Fatıma’nın duvağın da;

 

O ruhu tam olarak hangi taşın altına, hangi demirin tavına gizleyeceğini bilen Halepli ustaların boynundan akan ter damlanındadır. 0 ustalar ki; ‘Halepli ustalar yaşadıkça Halep yok olmayacaktır; çünkü onlar her defasında şehri yeniden yaparlar” övgüsüne mazhar olmuşlardır. İşte ruh budur soysuz aptallar!

 

Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evlerimizde ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle geliyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikayelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla, duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikayemiz bizimle geliyor; şarkılarımız acıdan çarpılan da dudaklarımızın kıvrımlarına kurulmuş halde bizimle geliyor; yalnızca özgürken mırıldanacağız notalarını sizden uzaklara doğru. Çocuklarımız oyun oynamayı unutmuştu nicedir sizin yüzünüzden, oyunlanrı da alıp bizimle geliyorlar; gülüşümüz, gözyaşlarımız, kederimiz, anılarımız, hatıralarımız, dualarımızla yükselttiğimiz gök, binlerce yıldır arzın derinliklerine doğru uzayan genişleyen köklerimiz bakın, göremezsiniz ama bakın işte bizimle geliyorlar!

 

Öyleyse çekirge sürüsü, hainler, aldığınız yerler sizin olsun! Taşlar, toprak, içim acısa da ağaçlarımız, çiçeklerimiz sizin olsun. Halep bizimle geliyor; size uğurlar olsun!

 

Çünkü süt veren Halep, bizimle geliyor, size kalansa bir avuç yıkıntı… Taşlar, toprak sizin olsun. Başkaları gelip sizi onların altına gömene kadar.

 

Biz Halep’i yanımıza aldık; size uğurlar olsun! Uğurlar olsun!”
Orada kaldım. Halep’i insanlarından dinledim günlerce. Haleplilerin arasında asıl Halep’i buldum. Tükenmeyen şehir Halep, Haleplilerin belleklerinde ve yüreklerinde yaşamaya devam ediyordu. Her biri, sözleriyle, hayalleriyle elbirliğiyle “Süt veren Halep”i zihnimde yeniden inşa ettiler.

 

Bu soruyu sana daha önce sormuştum gönlü yüce okur, yine soruyorum: Nedir, öyleyse nedir bir şehri şehir yapan? Onu yıkmaya, fethetmeye, ona sahip olmaya çalışan barbarların etrafını çevirdiği toprak mıdır şehir? Yoksa şehrin sakinlerinin hatıralarıyla, hikayeleriyle, adımlarıyla sınırlarını belirledikleri alan mı? Karar yine senin.

http://haber228.com/wp-content/uploads/2017/03/arkaplan.jpg
TÜKENMEYEN ŞEHİR: HALEP


Bu Habere Yorum Yapmak İstermisiniz?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.